top of page

İran Bölüm I


Cumartesi 3 Nisan 2010

İran’daki ilk günümüz ama bayağı erken başladı. Sabah 2'de Tahran'a indik şimdi de akşam 6; iç hatlar terminalinde Şiraz uçağımızı bekliyoruz. İstanbul-Tahran uçağında İranlı ve Türk kadınlar son ana kadar saçlarını örtmemekte ve manto giymemekte kararlı idiler. Ben de dahil. Özgürlüğümün kısıtlanmasına uçak terminale park edene kadar izin vermek istemedim. Ondan sonra da bir çarem yoktu. Kanunen mantoyu ve eşarbı giymek zorundaydım. Sıcak havada fazladan stres vermekten başka bir işe yaramıyor. Erkekler yaşamlarına dair hiçbir şey değiştirmek zorunda değiller. Kısa kollu tshirtlerini giyebiliyorlar. Ama suçsuz kadınlar kısıtlanıyor. Üstelik İranlı olmayan ve Müslüman olmayanlar bile. Zaten bu olayın dinle filan değil, tamamen siyasetle alakası var. Öğrendiğimize göre tur rehberlerimiz (Tahran'dakiler) ne dua ediyorlar, ne oruç tutuyorlarmış.

Ama İranlı kadınlar bile kuralları biraz yumuşatmaya çalışıyor. Eşarplarını hafifçe başlarına geçiriyor. Saçları görünüyor.

Makyajları ağır. Blue jean, spor ayakkabı giyiyorlar. Dar kıyafetler giyip, mantolarının önünü açıp geziyorlar. Ama yine de özgürlükleri acınacak şekilde kısıtlı. Bilgiye yasadışı yollardan ulaşabiliyorlar. İstedikleri TV kanallarını, müzikleri yasadışı yollardan izleyip, dinliyorlar. Bu hayat mı yani? Yeryüzünde kadınlara hatta tüm milletine cehennemi yaşatmanın manası ne? Hele dinin kurallarını tam olarak uygulamıyorlarsa zaten bu ikiyüzlülük değil de nedir?

Pasaportumu kontrol eden siyah çarşaflı kadın adımı ve soyadımı Türkçe sordu Fars aksanıyla. Kelimelerin son hecelerini uzata uzata. Türk kanallarından, turistlerden, iş adamlarından ve burada yaşayan Türklerden kapıyorlar herhalde.

Geceyi sözde 5 yıldızlı olan Laleh Oteli'nde geçirdik. Tüm Tahran gibi bu otel de 70'li yıllarda donmuş kalmış. Devrimin hayat tarzını değiştirdiğini biliyordum sadece. Aynı anda da zamanı İran için durdurduğunu bilmiyordum. 5 yıldızlı bu otelde fayanslar kırık, havlular kahverengileşmiş, tuvalet paslı, masa üstünde saç kılı var.

Tahran sadece 200 yıllık bir şehir. Rehberlerimizin de dediği gibi aslında yeni bir şehir. Eski başkentler Şiraz ve İsfahan kadar tarihi değil. 20 milyonluk bir gri beton yığını. Dağlarla çevrili, susuz, kurak ve ruhsuz bir yer. Yeni bir yere gittiğimde ilk günkü izlenimlerim hep biraz olumsuz oluyor biliyorum. Sanırım o yeni yere alışmam için 2 gün kadar geçmesi gerekiyor, o yüzden haksızlık etmeyeyim.

70'li yıllarda donmuş zaman evet ama İran kendi arabasını üreten bir ülke. Kendi başının çaresine bakabiliyor, insanlarına eziyet ediyor olsa da. Bu arada İranlılar gerçekten güzel insanlar. Yakışıklı erkekleri oldukça yakışıklı, güzel kadınları zarif, endamlı, özel. Burada sanki Müslüman olmaktan çok Şii olmaya önem veriliyor. Şii imamları ve Ayetullah önemli. Gerçi şimdiki başkan Ahmedinejat ve Ayetullah’ın halk tarafından pek tutulmadığı, ülkenin sadece yüzde 20'sinin dini yobaz biçimde takip etmek istediği ve kadınları örtmek istediği söylendi bize rehberlerimiz tarafından ama kim bilir tabi?

Ama şu bir gerçek ki devirdikleri Şah’ın yerine şimdi Ayetullah kral gibi yaşıyor ve eski usul krallık ve egemenlik taslıyor. Büyük bir alana kurulmuş bir sarayda yaşıyormuş şimdiki Ayetullah ailesiyle. Dış dünyayla ilişkileri yokmuş. Zor zanaat geçinen İranlıların vergileriyle Şah hayatı yaşıyorlarmış. Peki, bu devrim ne içindi o zaman? Kendi içimden gelmeyen birşeyi (başımı örtmeyi ve bu sıcakta manto giymeyi) yapmak zorunda olduğum için bu kadar sinirli hissediyorum kendimi. İstek ve özgürlüklerimin, kendi hür irademin kısıtlanmasına tahammül edemiyorum. Başıma bu bezi geçirdim de ne oldu şimdi? Ben yine benim, düşüncelerim yine aynı. Bir yandan ülkem Türkiye’yi de bu hale getirmeye çalıştıkları ve çaresizliğim, ne yapabileceğimi bilememem, bir çözüm yolu ve güç bulamamam da sinirimi ateşliyor. İkiyüzlülüğe tahammülüm yok yani. Erkeklerin bakışlarından arınınca kendini daha rahat ve hür hissedeceksin fasfatasının da tam bir yalan hatta başka bir erkek icadı olduğunu söylemeliyim. Dün İstanbul Havaalanı’nda buluştuğumuzda annemin de dediği gibi kadınların saçları yerine erkeklerin gözlerini kapatmak lazım. Madem bu kadar rahatsız oluyorlar... Bir yandan da tüm erkekleri terapiye yollamak lazım.

Pehlevi hükümdarlığının yani son iki Şah’ın sarayı olan Sabeydabad Sarayı’na gittik. Şehrin kuzeyinde, dağlarda (daha serinlikte), - bu arada şehir kavruluyor olsa da dağ tepesinde hala kar görmek mümkün - şehrin pahalı bölgesinde kurulu bu saray. Bahçesi hoş, güzel, büyük.

Şah ailesinin tüm fertleri için ufak ufak saraylar inşa edilmiş bu koca koruda. Ama öyle ahım şahım saraylar değiller. Çoğu eşya Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden gelmiş ve esinlenmiş. Zaten 20. y.y. sarayları. Çok etkileyici değil.

Sonra dağlarda öğle yemeğimizi yedik.

Ben tavuk şiş yedim. Pek beğenmedim açıkçası. Belki Şiraz ve İsfahan'da yemeklerde daha hoş bir tat olur. Sonra "Mellat" yani Millet Parkı’na gittik. Park oldukça geniş bir alana kurulu.

Yemyeşil. Rengârenk, envai çeşit çiçeklerle dolu (laleler dahil).

Tavşan, geyik, tavuskuşu gibi hayvanlar var. Gerçekten hoş bir park. Ama hiç göl, nehir, deniz gibi suya yakınlığı olmayan Tahran'a bu geniş yeşillik bile ruh katamamış maalesef. Gri beton yığınları şehre hüküm sürüyor.

Bu havaalanına gelirken Azad meydanından geçtik. Hep haberlerde görülen Azad Anıtı’nı da gördük.

Her nedense bu devrime olan antipatimden dolayı bu tip anıtlar ilgimi çekmiyor. Asıl ilgimi çeken eski İslam sanatı örnekleri ve eski Fars İmparatorluğu’nun muhteşem kalıntıları.

...

Şimdi Şiraz’dayız. Otelimize yerleştik. Ne mutlu ki bu 5 yıldızlı otelimiz 5 yıldızlı standardına biraz daha yakın. 4 yıldızlı gibi. Herhalde Şiraz daha turistik olduğu için iyi standartta bir otelin nasıl olması gerektiğini daha iyi biliyorlar diye düşündüm ama F.'e göre Tahran'da hükümet, devletin baskı ve gözlemlerinden dolayı hiçbir şey gelişemiyor, standardılar yükselemiyor. Doğru bir düşünce olabilir, kim bilir?

Bu arada, önceki gün yani 1 Nisan nevruzun son günüymüş. Nevruz İran ve bu bölgenin insanları için yeni yıl demek. Takvimleri Nisan'da başlıyor. Bahar, yeni yılın başlangıcı demek. 2 hafta boyunca ülke tatile giriyormuş. Aileler, akrabalar her gün birbirlerini ziyarete gidiyormuş. Mesela Şeker Bayramı Şiiler için Nevruz kadar önemli değilmiş. Nevruzun 13'üncü gününde "Doğa Günü" kutlanıyormuş. Doğa gününde herkes parklara, ormanlara gidip piknik yapıyormuş. Bunun nedeni hem baharın tadını çıkarmak, hem de 13 sayısının uğursuzluğunu yok etmekmiş. Her toplumda tabii batıl inançlar var ama İranlıların bu yönü ve imamlarını bir nevi papa gibi görmeleri Şii inanış ve görüşlerinin Hıristiyanlığa çok yakın olduğunu düşündürüyor bana.

Bakalım yarın Şiraz’daki günümüz nasıl geçecek. Daha güneyde olduğumuz için tabii daha sıcak olacak. Ayrıca bu şehrin nüfusu sadece 1,5 milyon. Daha sessiz ve düzenli gibi görünüyor. Bakalım...

bottom of page