Lübnan & Suriye Bölüm I


24 Aralık 2009 Bir yıldır ilk defa bu günlüğe yazdığıma inanamıyorum. Neler yaşandı neler. Olumlu bir edayla yazmıyorum bunu. Hayatımın en kötü yılını geçirdim. Masai Mara'dan Nairobi'ye uçuşumuz oldukça ürkütücüydü. Yağmura tutulduk ve ben panik atağımı kontrol altında tutabilsem de, oldukça korktum. Dönüşte pilotumuz yine aynı F.'di! Uçağın Masai Mara'ya gelmesini beklerken, insan büyüklüğünde babun maymunu ailesini önümüzden geçerken gördük. Oldukça büyüklerdi ve bebeklerini taşıyorlardı. Babun görmemiz de iyi oldu. Nairobi'den Londra'ya dönüş uçuşumuz, küçük uçaklardaki korkunç tecrübelerimizden sonra çok rahat geçti. Uçaktaki bir hostun Afrikalılara gösterdiği kabalık ve ben uyurken yemek ikramı yapmak için kabaca beni itiştirmesi çok sinir bozucuydu gerçi. Neyse, o yılbaşını İstanbul’da ailemle geçirdik. [...] Yaşanan finansal krizin F. ve benim üzerimizdeki etkileri, benim işyerinde yaşadığım sıkıntılar, İngiltere’de yaşadığım vize problemleri, [...] ve en ama en kötüsü [...] gidişi. Böylece benim de bu dünyadaki bildiğim hayatım sona ermiş oldu. Tüm umutlarımı, yaşam sevincimi, yaşama bağımı kaybettim. Her neyse, bu bir seyahat günlüğü ve bunları buraya yazmak istemiyorum. [...] yaşadıklarımı ve hissettiklerimi kalbim, beynim, ciğerim, damarlarım, nefesim ve Allah biliyor. Bu kadarcığını buraya yazmamın tek sebebi bu ara içinde Santorini, Cornwall, St. Tropez gibi yerlere yaptığım seyahatlerle ilgili günlük tutamamamın nedenini açıklamak. Allah'a şükür buralar hep görmek istediğim yerlerdi ve gördüm ve hatta çok sevdim, mutlu oldum ama her uyandığımda ilk aklıma gelen [...] ve yataktan bile kalkacak gücü bulamadığım, kalbimin kilolarca ağır geldiği bir dönemde elime kalem alabilecek enerji ve isteği bulamadım kendimde. Bu mekan ve yerlerdeki anılarımı artık resimler anlatsın. O sıralarda yaşadıklarım, hissettiklerim ve gözlerimin önüne gelenler bende kalsın. Resimlerde gülümsüyor olsam bile tüm bedenim inanılmaz bir ağrı ve acı içindeydi o sıralar. Şimdi Heathrow'un 3 numaralı Terminali'nde İstanbul uçağımızı bekliyoruz F.'le. Aktarmalı olarak Beyrut'a gideceğiz. Yapacağımız seyahat Lübnan ve Suriye. Yarın da F.'le Bangladeş’te yaptığımız düğünün ikinci yıldönümü. Cuma, 25 Aralık 2009 Bugüne Beyrut Havaalanı’nda başladık. Beyrut'a uçuşumuz ilginçti. Ter kokusu tüm uçağı ağır bir şekilde sarmıştı. Uçak Beyrut'a iner inmez de Lübnanlılar ayağa kalktılar, valizlerini üst kompartımanlardan almaya başladılar. Halbuki uçak hala hareket halindeydi. [....] Bu arada İstanbul Havaalanı’nda annemle buluştuğumuzu da yazmalıyım. Beyrut uçağımıza fazla vakit olmadığından, havaalanında 1 saatliğine görüştük ve kahve içtik. F.'le ikinci Bangladeş evliliğimizin yıldönümünü ilk Beyrut Havaalanı’nda, gümrük memurunun karşısında, o pasaportlarımızı kontrol ederken kutladık. Gece yarısı Beyrut'taki ilk izlenimim Kahire gibi olduğuydu. Fakat Noel gecesi olduğu için birçok insan hala dışarılardaydı. Yollar oldukça modern ancak gece karanlıkta binalar oldukça eski, yıpranmış gözüktü.

Sabah 9 gibi buradaki rehberimiz Hala ile buluştuk. Hava inanılmaz güzeldi. Masmavi gökyüzü, güneş, yaza yaklaşan bahar sıcaklığı...Hem de bu mevsimde.

Hala bizi ilk olarak Biblos denilen küçük kasabaya götürdü; deniz kenarındaki güvercin kayalıklarını gördükten sonra. Deniz kenarındayken İsrail’e ne kadar yakın olduğumuz ve bu bölgenin ve tüm dünyanın düzenini, medeniyet ve kültürler arası ilişkileri etkileyen toprakların ne kadar küçük ve dar bir alanda olduğu daha da belli oldu.

Yol üstünde Hala, Lübnan’ın bir Arap ülkesi olmadığını çünkü Lübnanlıların Finikelilerden gelme olduğunu söyledi durdu. İyi de herkese bakarsan o zaman neolitik çağlara gitmek lazım. E o zaman biz de Türk değiliz, Hitit, Frigya, Lidyalıyız mı diyelim? [...] Hıristiyan olduğu için Araplarla özdeşleştirilmek istemiyor anladığım kadarıyla. Ama yol üstündeki izlenimim, Lübnan’ın biraz Yunanistan, biraz Mısır, biraz İstanbul/Ankara karışımı gibi olduğu ve oldukça özentili [...] oluştuğu oldu. Bunu Hala bile söyledi. Dediğine göre Lübnanlılar hava atmaya bayılırmış. Neyse, Biblos milattan önce 7000'den beri ticari liman olarak kullanılan, dünyanın en eski ticari limanıymış.

Şirin bir kasaba. Finike, Roma, Haçlılar, ortaçağ etkileri üst üste katmanlar yaratmış. Biblos'tayken Hala Türklerin 400 yıl boyunca Lübnan’da olduğunu söyledi ama Osmanlılar'in bıraktığı tarih ve etkilerden hiç bahsetmedi. Hatta bahsetmek istemediği hissine kapıldım çünkü anlaşılan iyi düşünceleri yoktu. Fransa sömürgesi olmaktan gocunmuyorlar ve Fransa’yı "Ana Ülke" olarak görüyorlar. İlginç! Ermeni nüfusu da yüksek [....]

Biblos'tan sonra, Hala teleferikle bizi dağlara çıkardı.

Hep tekrarla söylediği de, "manzaraya bakın aynı Monte Carlo, değil mi?" Burada şu casino var, bu ünlü sahne aldı filan filan.

Küçük çaplı ünlülerin gazinolarda sahneye çıkması, Versace, Armani gibi markaların ülkede mağazalarının olması onları çok modern, batılı ve özel yaptığı düşüncesine sahipler. Hatta bir ara Türklerin kendilerini batılılara zorla modern göstermek istedikleri zaman ne kadar özentili ve gülünç duruma düştüklerini anladım. Dağda, Harisa isimli bir köyde Fransa’nın Lübnan’a hediye ettiği bir Meryem Ana heykelinin yakınına gittik. Aynı Rio'daki Hz. İsa heykeli gibi. Noel günü olduğu için de bayağı bir kalabalık vardı.

Lübnan’da 18 farklı din ve mezhep varmış. Maronit Hıristiyanlar, Katolikler, Ortodokslar, Sünniler, Şiiler, Druzlar, Ermeniler vs. Anayasa gereği cumhurbaşkanı her zaman bir Maronit Hıristiyan, başbakan bir Sünni ve meclis başkanı bir Şii olmak zorundaymış. Beyrut'a döndüğümüzde gece görmediklerimizi gördük. İç savaştan sonra harap olmuş binalar, Solidere isimli bir şirket tarafından satın alınmış ve çok hırslı bir restorasyon çalışması başlamış.

Beyrut şehir merkezi gerçekten Paris, Milano, Cenevre'den farksız. Hatta restorasyonlardan dolayı çok daha temiz ve güzel. Daha önce de yazdığım gibi tüm yüksek kalite, lüks marka mağazaları burada ve hiçbir şey Lübnan’da ucuz değil. Taksi, yemek vs. Londra'dan bile pahalı.

Türklerin inşa ettiği çok güzel bir bina da şimdi Bakanlar Konseyi olarak kullanılıyormuş.

Her şey iyi güzel de, neden içimde bir rahatsızlık, hayal kırıklığı hissediyorum? Yeni bir şey görmedim diye belki. Yani Lübnan’ın herhangi bir Avrupa ülkesini taklit etmekten başka kendi öz kültürüne dair neyi var? Fransa, İtalya’dan farkı ne? İşte bu yüzden de biraz batılıların İstanbul’a geldikleri zaman nasıl hissettiklerini, yani bazı şeyleri taklit ettiğimizi zannettiklerini (öyle olmasa bile) tahmin ettim. Belki bu Lübnan’ın kültürü ve tarihi. Belki taklit etmiyorlar ama Tel Aviv gibi çirkin bir şehrin bile daha çok karakteri var gibi geldi bana çünkü en azından taklit değil. Belki de yanlış düşünüyorum. Ama her şey biraz özenti kokuyor (güzel olmasına rağmen). Yıllarca okuduğum kitaplardan da hep biliyordum Beyrut'un Doğu’nun Paris'i olduğunu ama kendi tarzı içinde olduğunu zannetmiştim. Belki de beni hayal kırıklığına uğratan, öz bir tarz görmemiş olmam oldu.

Bu arada Hala Finike alfabesinin Yunan ve Latin alfabesinin anası olduğunu, mitolojideki "Europa" hikayesinin Lübnan’da geçtiğini söyledi. Yarın sabah erkenden Baalbeck kalıntılarını gördükten sonra, Suriye sınırını geçip, Şam'a doğru yol alacağız.

#Lubnan #Ortadogu #Beyrut #Finike #Biblos #Fransa #Somurge #Teleferik #Harisa #MeryemAna #Maronit #Druz #SOLIDERE #Europa